Erdem Yayınları

Esra Bahadır Cesar ile Söyleşi (Emel Nermin Temel)

II. Uluslararası Kahramanmaraş Şiir ve Edebiyat Günleri “Yılın Çocuk Edebiyatı” ödülünü alan Yazar Esra Bahadır Cesar ile Emanetdar Ayasofya Dehlizlerinde kitabının yayın yolculuğunu konuştuk. Fantastik edebiyat alanında yazın yolculuğunu sürdüren Cesar kitaplarını, seçtiği konuları ve kahramanlarını anlattı. Anlatmadı yaşattı. Onu dinlemek, okumak kadar zevkliydi. İşte o güzel söyleşiden geriye kalanlar...

Esra Bahadır Cesar kendini neden bir seyyah olarak tanıtıyor? Bize zaman ve mekân dinlemeyen bu seyyahtan biraz bahseder misiniz?
Sanırım bunun cevabı çocukluğumda gizli. Babamın mesleği dolayısıyla bir şehirden başka bir şehre taşınmalarımız. Yeni yerler, yeni insanlar, yeniden inşa edilen dostluklar. Vedalar ardından yeni vedalar… Çocuk kalbimle kendimi tekrar tekrar keşfederken diğerlerine beni anlatma ve onları anlama çabasının bir sonucu olarak mecburen seyyah oldum aslında. Beni manevi anlamda zengin kılan bu hâl dolayısıyla hiçbir vakit kendimi bir yere ait hissedemedim ama her yere ait hissettiğimde çoktan seyyah olup düşmüştüm görünen ve görünmeyen yollara…
Şimdilerde ise yeni yerler keşfetmenin, özellikle de her biri bir dünya olan yeni insanlar tanımanın verdiği keyfi, öğreticiliği yaşamımın merkezine koyduğum için kendime seyyah diyorum. Aslına bakarsanız hayatın kendisi bir yolculuk değil mi? Hepimiz bir yolun yolcusu değil miyiz?
Benim seyyahlığımın biraz haddini aştığını da söylemem gerek. Bu dünyanın mekânlarına ve zamanlarına sığdıramadığım gezme ve keşfetme arzumu umarsızca hayallerime taşıdım. Bir mekânın öncesini ve sonrasını düşünmekten dahası hayal etmekten kendimi alıkoyamadığım için seyahatlerim olağanüstü bir hâl aldı. Daha da abarttım, kendi zamanımda gördüğüm yanlışları geçmiş ve geleceğin kılavuzluğunda düzeltebileceğim zannıyla dünyayı değiştirmeye bile teşebbüs ettim. Kendi zamanımda yaşayanlarla aynı dili konuşamadığımı, aynı yerden bakamadığımı gördüğümde hayal kırıklıkları yaşadığım da oldu. Ben de yönümü yeni yollar keşfederim ümidiyle zamana mekâna aldırmaksızın bu diyardan çevirdim. Başka diyarlarda geziyorum şimdi, habersiz bırakmadan.

İnsan hayatında yaşanan bazı parçalar bütüne dönüşür ve o bütünden bir netice doğar. Sizi yazar olma neticesine ulaştıran parçalar neler olabilir?
Çocukluk deneyimlerimin hayat boyu bana rehberlik etmesi beni bir noktada hayal kurmaya teşvik etti. Bir diğer parçası da ailemde çok güzel masallar ve hikâyeler anlatılırdı. Rahmetli anneanneciğim ve rahmetli anneciğim binbir gece masallarından Türk masallarına, menkıbelere kadar birçok sözlü anlatıyı daha okula gitmeden bana tatlı dilleriyle anlatmışlardı. Bazen duyduklarını aktarmakla yetinmezler, kendi kurgu hikâyelerini de bire bin katarak anlatırlardı. Rahmetli babaannemde sadece gerilim müziği eksik acayip korku hikâyeleri vardı mesela. Bayılırdım onları dinlemeye, anlattıklarını gözümde canlandırarak kendi kendime tekrar anlatırdım. Hayal dünyam daha o vakitler çok gelişmişti. Benim gördüğüm rüyalar, arkadaşlarımın rüyalarına benzemezdi.
Çocukluk ve gençlik dönemimde yazar olmayı hiç aklımdan geçirmesem de okumayı ve hayal kurmayı çok sevdim. Geldiğim nokta biriktirdiklerimin taşması neticesinde oluştu. Biraz da farkında olmadan, kendiliğinden, geç bir yaşta yazar oldum.

İlk kitaplarınız “Harita Koruyucuları” serisini yazma fikri ortaya nasıl çıktı, yayın yolculuğunda neler yaşandı?
Çocuklarımla ve genç arkadaşlarımla yaptığım sohbetlerde fantastik kurgu edebiyat, sinema gibi sanatın her hâlinde ortak noktamız oluyor, onlar bana içlerini daha rahat döküyorlardı. Her ne kadar onların bu eğilimi bu yola yönlendirse de okuyucuya söylemek istediklerimi doğrudan aktarmak yerine fantastik kurguyla anlatmayı ben de çok sevdim. Bu düşünceyle doğan “Harita Koruyucuları” epeydir aklımda olan bir hikâyeydi. Serinin esin kaynağı olan Piri Reis’in muhteşem haritasını genç arkadaşlarıma anlatmak istedim. İstedim ki nasıl çizildiğine dair gizemi hâlâ çözülememiş harita üzerine düşünsünler, araştırsınlar. Bu istekle fantastik kurguyla haritaya farklı bir bakış açısı getirdim. Kadim bilgeliğin kapısını onlar için kendimce aralamaya çalıştım.
Piri Reis’in haritası, üçlemenin ortak noktasını oluştursa da her bir kitapta farklı zamanlara ve mekânlara gönderdiğim kahramanlarımda okuyucularımın kendinden bir şeyler bulmasını arzuladım.
Birinci kitap Geçmişten Gelen’de zaman olarak biraz 16. yüzyıl Osmanlı Dönemi ve günümüz, mekân olarak da Büyükçekmece Gölü üzerindeki Kanuni Sultan Süleyman Köprüsü’nü işlemeye çalıştım.
İkinci kitap, Zaman Misafirleri’nde, 16. yüzyılda ve 1974 yılındaki Amasya’yı hayal ettim. Orta Çağ’da akıl hastaları türlü işkencelerle tedavi edilirken Amasya Bimarhanesi’nde şefkatle gayet bilimsel yöntemlerle hatta müzik sesiyle tedavi ediliyormuş. Bu bilgiyi genç arkadaşlarıma fantastik bir kurguyla içinde Haşhaşinlerin bile geçtiği bir macerayla anlatmaya çalıştım. Bimarhane’nin zamanları es geçen müdavimi Kâğıt Toplayıcı Veli’yi, kahramanlarım Erdem, Yusuf, Nil ve Mahir nasıl sevdilerse okuyucularım da sevsin istedim.
Ve üçüncü kitap Mühürdar, işte onun mekânı çok özel oldu. Kudüs ve Mescid-i Aksa zemininde anlattığım hikâye Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına rastlayan bir dönemde geçti. Kudüs’ün elimizden çıkacağını bilen kahramanlarım kötülere karşı mücadele ederek Mühürdar’ı ararlarken ben klavyenin tuşlarına basacak gücü bulamayıp defalarca gözyaşlarına boğuldum.
Gerçekten de üç kitabı yazdığım anlar eşsizdi. Seçtiğim zaman ve mekânların hepsi gördüğüm, gezdiğim benim için çok özel yerlerdi. Nasıl desem, yazmasam içimde kalacak, beni hasta edecekti. Dahası kahramanlarımın hepsi gerçekte etkilendiğim var olan karakterlerdi. Ben onlara azıcık benden bir şeyler kattım.

Harita Koruyucuları konusunda size gelen okuyucu geri dönüşleri nasıl?
Bu kadar sevileceğini doğrusu hiç tahmin etmemiştim. Meğer bu anlatı ne çok okura hitap ediyormuş. “Devamı yok mu?” diyenler de oldu. Kitaptaki karakterlerin gerçekte kim olduğunu soranlar da oldu? Piri Reis’in haritasının gerçek hikâyesinin benim anlattığımla örtüşüp örtüşmediğini ısrarla soranlar bile oldu. Geri dönüşlerin her biri çok değerliydi. Daha çok yazmaya, araştırmaya teşvik eden çok anlamlı yorumlar ve sorulardı.

Fantastik roman türünün sizdeki yerini öğrenebilir miyiz?
Gerçek dünyanın sert söylemlerine karşı bir kaçış noktası olarak görüyorum fantastik edebiyatı. Bazı şeyleri ama çok önemli olsalar bile anlatırken dolaylı yoldan anlatmak zorunda kalıyorsunuz. Olduğu gibi anlattığınızda manasız, sığ ve tekdüze kalabildiği gibi bazı durumlarda kurallar, kaideler karşınıza bir duvar gibi çıkıyor. Fantastik anlatım bu hâliyle anlatıyı okuyucuya baskı yapmadan, zorlamadan iletmeyi sağlıyor. Kökeninde mitler, efsaneler, masallar olan fantastik romanın sınırlarını çizmek zor olsa da sonsuz düş gücünün etkisiyle en merak edilenleri ya da merak edilmesi gerekenleri yazabilmenin ya da anlatabilmenin bir yolu, yöntemi olarak gördüğümü ve çok sevdiğimi söyleyebilirim.

Emanetdar Ayasofya Dehlizlerinde kitabına geçelim şimdi de… Yamaç, kitabın ana karakteri. Onu emanetdar yapan sır, insanlığın karşı karşıya kaldığı tehlike… Gizemlerle dolu bir kurgudan bahsediyoruz. Bize son kitabınızın bilinmeyenlerini anlatır mısınız?
Seyyah-ı Alem Evliya Çelebi’ye göre, İstanbul’u Hz. Süleyman kurmuş dahası Ayasofya’yı yaptırmıştır. Sarayburnu’nda durup manzaradan çok etkilenen Hz. Süleyman orada bir ibadethane yaptırarak “Dünya durdukça mamur ve şenlik ola!” diye dua etmiştir. Bahsedilen ilk Ayasofya olmalı, tabii ünlü seyyahın abartılı anlatımı malumunuz. Dahası şimdiki Ayasofya’yı yaptıran Bizans İmparatoru Jüstinyen yeniden yaptırdığı mabede girerken “Süleyman! İşte geçtim seni.” diye bağırmış. İmparatorun geçtiğini düşündüğü ilk Ayasofya mı yoksa Mescid-i Aksa’daki Süleyman tapınağı mı, bu konu yoruma açık. Belki bu sözü başka gizemlerin habercisidir. Ayasofya’nın yapılış hikâyesi bile bu kadar hayret vericiyken buradan bir hikâye çıkarmamak olmazdı. Kaldı ki Ayasofya’nın üstünde değil de altında, dehlizlerinde geçen bir hikâye uzunca bir zamandır düşlerimde dolaşıyordu. Bizans Dönemi’nde yapılar inşa edilirken binaların altına sarnıçlar yapılırmış. Bu hem binanın sağlam olması hem de su ihtiyacını karşılamak içinmiş. Ayasofya’nın altında da bu sebeple yapılan devasa efsanevi bir sarnıcın olduğunu biliyoruz. Düşünsenize bu sarnıcın sütunları yüzyıllarca koca mabedi ayakta tuttuğu gibi kuşatma anında şehrin su ihtiyacını da karşılıyor. Depolanan suyun şehre on yıl yeteceği rivayet ediliyor. Tabii Ayasofya ile bağlantılı yer altı yolları ve dehlizler mabedi daha da gizemli kılıyor. Çok isterdim o dehlizlerde dolaşmayı, asırlar öncesinin İstanbul’unun izlerini sürmeyi. Bu mümkün değil çünkü yirmi yedi yüzyıl boyunca Yunan, Roma, Türk uygarlıkları bir önceki kuşağın yıkıntıları üzerine kendi katmanını eklediği için şehrin altı yıkıntılarla dolu, her an çökme tehlikesi olan tünellerden geçmek çok riskli. Özel izinle ancak arkeologların girebildiği İstanbul’un altından bahsediyorum. Ne acayip değil mi üstü başka güzel, altı başka güzel şehir, canım İstanbul… Yaşadığımız şehrin altında farkında olamasak da başka şehirler var. Bu merak bana bu kitabı yazdırdı, gidemediğim göremediğim mekânları kahramanlarımın gözlerinden hayal ettim ve hayallerimi genç arkadaşlarımla paylaşmak istedim. Bunu sıcak bir aile öyküsü üzerinden anlatmaya çalıştım. Bahsettiğiniz ana karakter Yamaç, on beş yaşlarında yaşıtları gibi sıradan yaşamı olan bir genç. O da akranları gibi ergenlik çalkantıları yaşıyor. Başlarda itici bir karakter bile sayılabilir. Dedesi ona çok düşkün fakat aralarında ciddi bir kuşak çatışması var. Genç ya da yaşlı tarafını gözetmeden bu çatışmayı emanet kavramıyla aktarmaya gayret ettim. İtiraf edeyim, belki biraz genç tarafını tutmuş olabilirim.
Ayasofya’yı da Fatih’in emaneti olarak tanımlıyoruz. Emanetler türlü türlü… Hepimiz ailemizden gelen emanetleri taşımaz mıyız? Ailenin adı, şanı, şerefi, gelenekleri, yetenekleri, hayata bakış açısı varsa zanaatı gibi daha bir sürü şey yedi kuşak öncesinden bugünümüzü belirlemez mi?
Yamaç’ın emaneti bizlerden biraz daha farklı, çok gizemli ve dahası aile sırrı. Yamaç, tercihleriyle emanete sahip olmayı sonuna kadar hak eden çok özel bir genç aslında. Ona bu macerada eşlik eden arkadaşı daha da özel… Daha fazla bilgi okuma keyfini kaçırabilir…

Mekânlar kitabın olay ve kurgu dengesini nasıl etkiliyor? Kitap mekânı olarak Ayasofya’yı seçmenizin özel bir nedeni var mı?
Mekânlar yaşarken de yazarken de çok önemli bence. Mekân tahlillerini çok seviyorum. Yazdığım romanı mutlaka bir zemine oturtma ihtiyacı duyuyorum. Bu hâlim biraz da resimle uğraşıyor olmamdan kaynaklanıyor olabilir. Resim yaparken de öyledir, çizeceğiniz resmi önce kabaca tuvale yerleştirir sonra ayrıntılarla şekillendirirsiniz. Her ne kadar fantastik yazmaya gayret etsem de karakterlerimin gerçek bir zemine ayakları bassın istiyorum. Bildiğim bir mekânda değillerse uçup gideceklermiş gibi geliyor. Şehirler, yapılar, caddeler, sokaklar, evler… İlham veriyor mekânlar; gezdikçe, gördükçe hatta kokladıkça hayalini kurabildiğim hikâyeleri yazmak için can atıyorum.
Ayasofya’ya gelince, canım Ayasofya’m! Dünya üzerinde zamanlar ve mekânlar ötesinde özelliği olan birkaç insan yapısından biri. Asla günlük tartışma konusu olamayacak kadar kadim ve gizemli bir öykü onunkisi. Üzerine kuşaklar boyu öyle efsaneler öyle rivayetler anlatılmış ki görmezden gelmeniz mümkün değil… Fatih Sultan Mehmet’in gözbebeği, emaneti… Ulu Hakan fetihten sonra ilk defa Ayasofya’ya girdiğinde 1200’lerde Latin istilası nedeniyle harabeye dönen mabedi gördüğünde gözyaşlarını tutamıyor, sonrasında yoğun bir şekilde imar çalışmalarına girişiyor ve sonra değerini bildiği Ayasofya’yı vakfederek yeni nesillere emanet ediyor.
Beş asır boyunca cami olan Ayasofya’nın tekrar ibadete açılmasını çok bekledik. Çok şükür o günlere ulaştık. Bu mahzun hâli bile onu hikâyelerin konusu yapmaya yeter de artar bile.

Mekânlar üzerinde bu kadar konuşmuşken, sizce hangi ülkede yazar olmak daha güzeldir?
Kesinlikle yine vatanımda yazar olmak isterdim. Birinci sebebi vatan sevgisi diyelim. İkincisi fantastik türü benimsemiş bir yazar için çok zengin bir coğrafyada yaşadığımıza inanıyorum. Ve burada daha yazılacak çok hikâye var…

Yazmadan önce nasıl bir ön hazırlık yapıyorsunuz?
Yazmayı düşündüğüm konuyla ilgili okumalar yapıyorum. Hikâyenin geçeceği mekânları geziyor, o yerlerde kahramanlarımı hayal ediyorum. Mekân gözlemlerine çok önem veriyor ve bu işe bir hayli vakit ayırıyorum. Çoğunlukla konular çoktandır kafamda dönüp dolaştığından gerekli altyapıyı oluşturunca satırlar kendiliğinden akıyor.

Yazarken neler yaşıyorsunuz? Mesela günlerce hayattan kopmak gibi bir durum oluyor mu?
Kahramanlarımla gün boyu dolaşıyorum mesela. Onların varlığına öyle inanıyorum ki onlarla sesli konuştuğum bile oluyor. Neyse ki ailem benim bu hâllerime alıştı da artık ses çıkarmıyor. Harita Koruyucuları’nı yazıp bitirdikten sonra kendi yazdığım karakterleri çok özlemiştim. Beni bırakıp gittiler diye arkalarından gözyaşı bile dökmüştüm.

Emanetdar Ayasofya Dehlizlerinde, II. Uluslararası Kahramanmaraş Şiir ve Edebiyat Günleri “Yılın Çocuk Edebiyatı” ödülünü aldı. Bu konu hakkındaki duygularınızı bizimle paylaşır mısınız?
Edebiyatın başkentinde, Yedi Güzel Adamın memleketinde edebiyat ödülü almak elbette çok büyük bir onur. Ödül jürisinde Rasim Özdenören, D. Mehmet Doğan, Prof. Dr. Yılmaz Daşçıoğlu, Mevlana İdris Zengin, Güray Süngü, Necip Tosun ve Arif Ay gibi edebiyatımızın çok değerli isimleri olunca bu ödüle layık görülmek çok anlamlı… Mutluluğumu tarif edemem. Tabii bu ödülü adında Ayasofya geçen bir kitapla almanın mutluluğumu daha da katladığını ayrıca ifade etmeliyim.

Son olarak neler söylemek istersiniz?
Ayasofya Camii’nin gölgesinde güzel bir sohbet oldu, çok teşekkür ederim. Bol okumalı, kitap kokulu, her şeyden öte salgının son bulduğu sağlıklı günlere erelim hep birlikte. Hem okuma yolculuklarımıza hem de yeni şehirlerin ruhunu keşfetmeye yönelik yolculuklarımıza döneceğimiz sağlıklı bir dünya diliyorum…

Bu röportaj, İstanbul İl Millî Eğitim Müdürlüğü yayını İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi’nin Mayıs-Haziran 2021 tarihli ikinci sayısında yayımlanmıştır.

http://istanbul.meb.gov.tr/dergi/Istanbul_Egitim_ve_Kultur_Dergisi_2_Sayisi/mobile/index.html