Erdem Yayınları

“Her kitap mutlaka bir dert söyler.”

Erdem Yayınları’nın önde gelen fantastik üçlemesi Kayıp İsimler Krallığı’nın yazarı Figen Yaman Coşar geçtiğimiz günlerde yayınevimize konuk oldu. Coşar’ın üçlemesi Mesnevi ögelerin fantastik unsurlarla işlendiği bir yol hikâyesini kapsıyor. Bu yolculuklarda başkahramanımız Yunus da dâhil olmak üzere tüm karakterler aslında bir kimlik, iyilik, vicdan yolculuğuna çıkıyor. Figen Yaman Coşar, insanların gerçeği masala, masalı gerçeğe harmanlayarak büyütüldüğü bir coğrafyada yetişmiş. Kendisiyle hem kendi yolculuğunu hem de insanın iç yolculuğunu konuştuk.

1. Kayıp İsimler Krallığı serinizde pek çok başka metinlere göndermeler olduğu düşünüyoruz. Mesela Bakara suresi 31. ayet “Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin” dedi.” seklindedir. Kitabınızda buraya gönderme olduğunu düşünüyoruz. Kuran dışında başka hangi metinlerden besleniyorsunuz? Hangi metinlere göndermeler yer alıyor metninizde?

Bu Ayeti Kerime, ilk kitap “Yön-İz”in yazılmasına ilham veren hareket noktasıydı. Çocukluğumdan beri işittiğim fakat idrak etmekte zorlandığım bu Ayeti Kerime’nin aslında ne söylediğini anlama çabamdı da diyebiliriz. Günlük hayatta sadece bir şeyleri tanımlamak yahut etiketlemek için kullandığımız isimlerin hakikatini bilmek, öyle sıradan bir şey değil. Bu ayeti kerimenin de işaret ettiği gibi, adeta insanı meleklerin bile önüne geçirerek, yeryüzünde Allah’ın temsilcisi kılan sırrın anahtarı… Allah’ı bile tanımak için O’nun güzel isimlerini bilmekten başka yolumuz yok.

Tefsirlerin yanı sıra Hazreti Mevlana, Hazreti Abdülkadir Geylani, İbn Ataullah İskenderi, Feridüddin Attar, İsmail Hakkı Bursevi, İmam Gazali, Sadreddin Konevi gibi kimliğimizi temellendiren gönül sahiplerinin kitapları, beslenmeye çalıştığım temel metinler diyebiliriz. Beslenmeye çalıştığım diyorum çünkü büyüklerin de söylediği gibi, pirzola süt çocuğu için gıda değildir aslında. Kendi adıma, büyüklerin sofrasına ağzı sulanan hevesli bir çocuk gibiyim, hepsi bu. İnşallah o sofraların zevkine varabilenlerden oluruz.

2. Kayıp İsimler Kitabı tüm iyiliklerin, güzelliklerin isimlerinin olduğu fantastik bir metafor. Yine bu metafor üzerinden kişinin kendini bilmesinin ona getireceği iyilikleri, yanlış yollara da sapsa bunu yine “kendini bilerek, kendini görerek” telafi edebileceğini anlatıyorsunuz. Kişinin “ismini bilmesi” ya da “ismini unutması” ne anlama geliyor?

Bütün varlıklar isimler vasıtasıyla Allah ile bağlantılıdır. Harfler ve kelimeler nasıl insanın nefesiyle meydana geliyorsa, varlıkların tümü de Rahman’ın nefesi ile meydana gelmiştir. O yüzden yalnızca Kuran-ı Kerim’deki ayeti kerimeler değil, evrendeki taştan ağaca, yıldızlardan suya, kuştan insana her varlık Allah’ın tükenmez kelimeleridir. Ve her isim bir kelimedir. İsimler aynı zamanda metafiziğin de ilkeleridir. İsminizi kaybettiğinizde, yalnızca sizi etiketleyen bir kelimeyi değil, sizi siz yapan tüm değerlerinizi kaybetmiş olursunuz. Alzheimerlı bir hasta düşünün. Yalnız başına sokağa çıktığı zaman evine geri dönememe tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bunun temel nedeni, başta kendi adı olmak üzere, eşyanın isimlerini unutması değil mi? İnsan isimlerin sırrını kaybettiğinde anayurdu olan gönle dönememe tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Belki de bu yüzden kendi gönül dilini bırakıp, yabancı kelimeleri kullanmaktan rahatsızlık duymamaya başlar.

3. Kitaplarınızda “görmek” de önemli bir unsur teşkil ediyor; insanın kendi içindeki iyilik-kötülük savaşında bu da önemli bir yer tutuyor. Ayna, özellikle son kitapta önemli bir araç. Bu unsuru yaratırken etkilendiğiniz kaynaklar var mı?

Trafikte başka bir sürücü hata yaptığında, çocuğumuz dikkatsiz davranarak bir şeye çarptığında hemen hepimiz aynı soruyu sorarız “Görmüyor musun?”… Burada kastettiğimiz kuşkusuz gözün fiziki olarak işlevini yapamaması hali değil. Kişinin gördüğü halde, görmenin gereğini yerine getirmemesi durumu. Zaman zaman hepimiz ‘Bakarlar ama görmezler.’ tanımının tehlikeli sularında yüzeriz. Fakültenin birinci sınıfında rahmetli Ünsal Oskay’ın bizlere ilk aldırdığı kitaplardan biriydi John Berger’in Görme Biçimleri. O zaman sanırım dünyayı kendi baktığım çerçeveyle sınırlı gördüğümden pek anlamlı gelmemişti. Dilimizdeki görmek fiilinden türeyen kelime ve deyimlere baktığımızda anlayacağımız şey, bizim kültürümüzde görmenin baş gözüyle sınırlı bir beş duyu hali olmanın çok ötesinde tutulduğudur. Gün görmek, görgülü olmak, görüş bildirmek, görüşmek, görüntü, görücü gitmek, görev, öngörü sahibi olmak, rüya görmek ve daha niceleri, görmenin yalnızca yaşlandıkça kuvveti azalan bir beden azasıyla olmayacağını anlatır. Hatta görme yetisini kaybetmiş bilge bir yaşlı, pek çok kartal bakışlı gençten daha keskin bir bakışa sahiptir.  Abdülkadir Geylani Hazretleri “Öyle bir göze sahip ol ki, onunla her varlığı görebilesin.” der ve baş gözleri görüp can gözleri kör olmuşların apaçık görüneni idrak ederek göremeyeceğinden bahseder. Karşımızdakinde gördüğümüz bir kusur çoğu zaman bizde vardır. Başkasında sevdiğimiz huylar da öyle. Eğer kalp aynamız kinle, hırsla, garezle kirlenmişse görme netliğimizi kaybederiz. Hazreti Mevlana her varlığın bir cevhere sahip olduğunu söyler ve diğer varlıklar içinde aynı cevheri taşıyanlara yakınlık duymasının bundan olduğunu anlatır. İçinde ateş taşıyanın ateşe gidişi buna bir örnektir. Kişi karşısındakinde kendini görebildiği nispette diğerine olan bağı kuvvetlenir. Modern psikolojide de kullanılan aynalama tekniği aslında insanın özünde olan bir bilgiyi kullanma şeklidir. Hazreti Ali, dam kenarında duran bir çocuğu oradan uzaklaştırmak için çatının güvenli kısmına başka bir çocuğu çıkarır ve çocuğun ona gelmesini sağlayarak tehlikeyi uzaklaştırır.

4. Üç kitap tek başına okunabilmekle birlikte, aslında üçü bir araya geldiğinde bütünlüklü bir Mesnevi öğretisi taşıyor. Her kitap Mesnevi’den alıntılarla başlıyor. Birinci kitabın sonunda Yunus tüm halka seslenir ve Kral’ın zulmünden kaçmak için hep birlikte kaçıp ormana sığınırlar. İkinci kitapta içlerine sızan kötülüğün farkına varmazlar. Birinci kitapta vurgulanan “kendini görmek”, ikinci kitapta yeni bir soruyla derinleştirilir: “İnsan yalnızca gözleriyle mi görür?”  Bu kitabın sonunda Baba Yahya Yunus’u hayallerinden vazgeçmemesini, rüyalarının peşinden gitmesini öğütler. 

Mesnevi, liseden beri okumaya çabaladığım fakat bir türlü kapılarını bana açmayan bir hazine oldu. Zaman zaman, elimdeki çeviride bir sorun olabileceğini düşünüp, böylece piyasadaki tüm Mesnevileri aldım. Okuyup idrak edemediğim halde, manevi bir kuvvetle beni kendine çeken ve anlamak için bu kadar çabaladığım başka bir kitap olmadı. Hepimiz zaman zaman başetmekte zorlandığımız imtihanlar yaşarız. Böyle bir anımda eşim, Konya Büyükşehir Belediyesi’nin hazırladığı özel bir baskıyı eve getirdi. Kapağı açıp önsözü okurken nefesim kesildi. “Doğrusu o gönüllere şifa hüzünlere ciladır.” diyordu Hazreti Pir… Tam olarak ihtiyacım olan şey işte buydu. Yine pekçok şeyi anlamadan okuyordum ama bu defa sanki kimya bilgimin yeteresizliğinden içeriğini anlamasam da içtiğim zaman hastalığıma iyi gelen bir ilaç gibi hissediyordum. Sonra zamanla ilgili imkânlarımın kısıtlılığından en kolay ulaşabildiğim yerden, internetten Mesnevi şerhleri dinlemeye başladım.  Kayıp İsimler Krallığı tam da bu dönemde ortaya çıktı. Özellikle ikinci kitap “Islık ve Tuzak” adı gibi hikâyesini de Mesnevi’nin ikinci hikâyesinden aldı.

5. Karakterlerin isimlerinde özel bir gönderme var mı yoksa hikâyenin kendisi mi bu isimleri çağırdı?

Hikâyenin ana kahramanı Yunus’a adını veren Büyükbabam Yunus Usta. Çankırılıların deyimiyle Yöniz Usta… Büyükbabam, kocaman ve güçlü elleriyle tahta oymalı tavanlar, kök boyalı duvarlar işleyen, evler, camiler inşa eden bir Anadolu ustasıydı. Küçüklüğümde, iş için çıktığı yolculuklarda başına gelenleri, bir masal gibi anlatırdı bana. Bunlardan biri de, at üstünde başka bir köye giderken yanına bir kurdun yaklaşması ve elindeki değneğin ucunun alev almasıydı. Yol boyunca süren bu olağanüstü hal, diğer köye vardığında normale dönmüş, kurt uzaklaşmış, değnek ise her çevirişinde diğer tarafta tutuşan aleve rağmen hiç yanmamıştı. Kayıp İsimler Krallığı, Büyükbabamın başına gelen bu olağanüstü olayla başlıyor. Olağanüstü diyorum ama bu, gördüğünden başkasını gerçek kabul etmeyen ve gördüğünü farz ettiği için sosyal medyada kendisine sunulan her görsele gerçekliğini sorgulamadan doğru kabul edebilen bizler için böyle. Yoksa bundan elli altmış yıl önce Anadolu’nun bir orman köyünde yaşayan insanlar için olağan şeyler. Annem bile çocukluğuna ait hatıraları anlatırken, bugünün çocuklarına hatta yetişkinlerine masal gibi gelecek nice olaylardan bahseder. Bu olayların bir kısmı da kitapta yer alıyor.

6. Yunus’u diğer karakterlerden ayıran şey nedir? Kayıp İsimler Kitabı niçin ondan bahsediyor?

Yunus’un hikâyesi zaman zaman Hazreti Musa’nın, Hazreti İbrahim’in, yolun doğrusunda güzelce yürüyen gönül sahiplerinin hikâyelerine gönderme yapıyor. O, belleğine uykuda yerleştirilmiş olan kadim kitabı, bir zihin hamalı gibi, sadece söz kalıpları ile ezberinde taşımıyor. Ruhunda muhafaza ettiği manayı, davranışlarına taşıyor. Yunus aslında yaşayan bir kitap. Adımlarını kalbiyle atıyor. Ona verilmiş bir görev var ve boyundan büyük bu görevi, doğru rehber ve yol arkadaşları ile, doğruluktan ayrılmayarak tamamlıyor. Başına olağanüstü şeyler gelse de o olağanüstü bir kahraman değil. Çabalayarak, zorlanarak, zarar görerek, hatta hataya düşerek, aldanarak, fakat eninde sonunda onu seven gönül sahiplerinin de desteğiyle doğruyu bularak ilerliyor.

7.  Yunus’u Yunus yapan şey kader mi, yoksa ona çizilen kader yolunda seçtikleri mi? İyi-kötü arasında seçim yapmak bizim elimizde midir?

Yunus hem seçilmiş, hem de seçimini iyiden yana yapmış bir karakter. Hepimiz gibi aslında. Bizler de insan olmayı kendimiz seçmedik. Bir kedi, bir ağaç, bir orangutan olarak değil, yeryüzünde Allah’ı temsil etme yeteneği ile donatılmış birer insan olarak seçilip bu aleme gönderildik. Bir kedi, kedi olarak seçildikten sonra, kedi olmanın gereğini yerine getirir. Fare görürse kovalar, yalanarak tüylerini temizler, kendini korumak için tırnaklarını çıkarır. Bir ağaç fotosentez yapar, sonbaharda yaprak döker, ilkbaharda çiçeklenir, yazın meyve verir… Evrendeki her varlık kendi seçilmişliğinin gereği olan şeyi en güzel şekilde yerine getirir. Bütün yaratılmışlar içinde yalnızca insana, seçildiği şeyle ilgili ikinci bir seçim yapabilme özgürlüğü verilmiştir. Bu seçime göre bu alemden ya insan olarak ya da “Bel hüm edal” olarak ayrılma hürriyetine sahiptir. Yunus seçimini iyi insan olmaktan yana kullandığı için kahraman…

8. Birinci kitapta Yunus kardeşini çok özlediği için Dalaksuyu’na gider ama zamansız gittiği için mağaranın çıkışı kilitlenir. “Her şey, zamanı geldiğinde… Zamanından önce yakarsan odunları, zamanı geldiğinde çoktan sönmüş olursun. Yangınlığınla nam salmaya çalışırken küllüğünle hor görülürsün.” Sebat etmek de üçlemenin önemli unsurlarından biri diyebilir miyiz?

Beklemek, sebat etmek ve kararlılık hepimizin imtihanları aslında. Çağlar üstü bir imtihan hem de. Her dönemde anne babalar kendilerinden gelen nesli “Bizim zamanımızda” diye başlayan cümlelerle eleştirmiştir. Herkes kendi çocukluğunun tatlı anılarına olan özlemle, gelen yeni vakte kaygıyla yaklaşır. Aslında her vaktin kıymeti, onu yaşayanların o vakte kattığı değerle ölçülebilir. Eşyalar, olaylar, teknoloji, konfor, ulaşım değişebilir. Fakat insanın temel sorunları, acıları, beklentileri, hissedişi, arayışı, mutluluğu, mutsuzluğu kıyamete kadar hemen hemen aynıdır. Bu yüzden eleştirim zamana değil, insanın algılayış ve davranış biçimine… Zira zamanla gelen değişimi de insanın görme, algılama ve davranış biçimi şekillendiriyor.

 

9. Başka bir örnekte de “taşıyamayacağından fazlasını almaya çalışmak” üzerine okuru düşündüren bir nokta var. Müneccim mağaraya gidip kristalleri çalar ama saraya dönüp bunu Kral’a sunduğunda hepsinin inek pisliğine dönüştüğünü fark eder. Kanaatkâr olmak sizce nedir, neyi gerektirir?

Kanaatsizlik meleklere hocalık yapan İblis’i Şeytan yaptı. Hırsı yüzünden cennetten düşüp, sonsuz cehennemi satın aldı. Ve kim hırs tuzağına kapılırsa, gözü gerçeği göremez, kalbi doğruyu ayırt edemez olur. Kendine ait olmayanı almak hırsızlık değil de nedir? Kömürü kömür, altını altın yapan şey, maddenin yeryüzünde bulunduğu süreçte geçirdiği dönüşüm değil mi? Hayat sürecinde yaptığımız iç yolculuğumuzla ya altın oluruz ya kömür. Hırs, iç yolculuğun önünü tıkayan bir şey. Onun yönü daima maddeye dönüktür. Belki de bu yüzden onunla yürüyenler önlerindeki apaçık tuzakları göremezler. Hazreti Mevlana’nın Divan-ı Kebir’indeki “Hırs örümceği gibi şu yıkık evde, tükürükle ördüğün ağda, sinek avlamaya çalışıyorsun.” tabiri, sanırım tam da bu durumu ifade eder. Çocuklara bunu anlatmanın yolu ya oyun ya hikâyedir. Benim elimde ikincisi vardı, bunu kullanmaya çalıştım.

10. Orman yaşamı Canıvar’la özdeşleştiriliyor. Doğa-insan ilişkisi, doğanın kimliği üzerine ne söylemek istersiniz. İnsanın doğayla ve canlılarla kurduğu ilişki nasıl olmalıdır?

İnsan doğayı neden sever? Belki de yaradılışındaki cevheri en zarif haliyle taşıdığı ve kendine verilmiş olan görevi en güzel şekilde yerine getirdiği için. Doğanın bozulması, bu bozulmadan menfaat sağlayan kişiyi bile rahatsız ediyor olmalı ki, onlar bile tatil yapmak için; en bakir koyları, en temiz denizleri, en oksijenli yaylaları tercih ediyorlar. Doğa bize, kendi doğamızı, özümüzü, cevherimizi, kaybetmememiz gereken adımızı, ahdimizi hatırlatır belki de. Bu ilişkiyi doğru kurduğumuz sürece sağlıklı kalabiliriz. Evrende ne varsa insanda o var düsturuyla baktığımızda, diğer varlıkların bozulan dengesinin bizi etkilememesi düşünülemez. Bedenimizi hasta eden bir şeyin ruhumuzu etkilememesi mümkün mü? Yeryüzünde ne varsa insana emanettir. İnsanın başka bir varlığa verdiği zarar da, yaptığı hayır da doğrudan kendisine döner.

11. Birinci kitapta Yunus ve halk, Kral’ın zulmünden kaçıp ormana geliyor. Ormana sığınmaları bir tür “öze dönüş” olarak nitelendirilebilir mi? Nitekim sonraki kitaplarda kişinin kendi “özüyle” savaşını okuduk.

Orman, bir sığınak aslında. Her şeyin kendi sırrını koruduğu ve iyi olana nimetlerini cömertçe sunduğu bir sığınak. Asıl vatan değil. Asıl vatanı kurtarmak için bir süreliğine kalınan, güvenli bir liman. Ama orayı güvenli yapan şeyin ne olduğunu unutursak, ormanı çöle, tehlikeli bir yere çevirebiliriz.

12. Tenha’nın kitabın sonlarına doğru eşrafından üç çocuğu kandırışı öyküsünden bahsedebiliriz. Öldükten sonra ayrı ayrı odasına çağırıp “benden sonra sen geleceksin,” dediği üç çocuk daha sonra birbiriyle çatışır. Ve halkın içindeki kargaşanın tohumu böyle atılır. Tenha karakteri insanın ahlak anlayışında neyi temsil ediyor? İçimizdeki karanlığı mı, dışımızdaki tehlikeleri mi?

İçimizde olmayan bir tehlike dışarıdan bize ne kadar zarar verebilir? Yakın zamanda yaşadığımız tecrübelerle de gördük ki, dışımızdaki bir yarayı daha kolay görebildiğimiz için daha hızlı tedbir alabiliyor daha temkinli durabiliyoruz. Oysa iç kanama öyle mi? Tablo iyice vahimleşmeden onu tesbit edebilmek güç… Tenha karakteri ilhamını, gözyaşından tuzaklar kurup, milleti gözyaşına boğan, her devirde olmuş ve olacak karanlık güçlerden aldı. Mesnevi’nin ikinci hikâyesinde bahsi geçen, Hazreti İsa’dan bir süre sonra yaşamış bir vezirin yaptıkları ile birkaç senedir yaşadıklarımıza sebep olanların izledikleri yol, aradan onca asır geçmesine rağmen pek de farklı değil. Zaman, imkânlar, teknoloji değişebiliyor ama kötülerin ıslık ve tuzakları hep aynı aslında. İyilerin yolları ve yürüyüşleri de öyle…

13. Tenha yavaş yavaş insanların beynine sızar. Kendi eşrafını yaratır. İnsanlar koku alma duyularını yitirmeye başlar. Koku bir hafıza tetikleyicisi olarak yorumlanabilir mi?

Her insanın, bitkinin, hayvanın hatta toprağın kendine ait kokusu vardır. Hatta pek çok hayvan koku algısı sayesinde beslenir, korunur, hayatını sürdürür. Bir sürüdeki onlarca koyun içinden, yeni doğmuş bir kuzunun annesini bulabilmesi, annesinin kokusunu tanımayla gerçekleşir. Sevdiğimize ait bir eşyayı koklayışımız boşuna değil. Patrick Süskind’in “Koku” adlı romanı bu konuda yazılmış sarsıcı bir eserdir. Hazreti Mevlana bizi işin başka bir boyutundan haberdar ederek, kişinin kıskançlık yüzünden burnundan olacağını söyler. “Burun odur ki, bir koku alır. Koku da onu bir mahalleye ulaştırır. Kimin kokusu yoksa burunsuzdur o…” der. Tamah nedeniyle şerbetteki zehrin kokusunu alamayanların başına gelenleri anlatır. Koku yalnızca hafıza tetikleyicisi değil, aynı zamanda tanıma, bilme, tanımlama ve ayırt etme vasıtasıdır. Burun sahipleri, yalan söyleyen ve dedikodu yapan insanların ağız kokularının bile doğru sözlülerle aynı olmadığını söylerler.

14. Kitaplarınız Anadolu fantastiği olarak tanımlanıyor, bu tanımlamayı doğru buluyor musunuz? Neden?

Fantastik eser dediğimizde aklımıza ilk gelenler, çok satan ve çeşitli mecralarda ticari ürünleri oluşturulan meşhur batılı eserler olunca, bizden birinin üretimi sanırım “Anadolu” başlığını almak zorunda kalıyor. Edebiyatçı olmadığım ve akademik yetkinliğim bulunmadığı için öyle ya da böyle diye bir sınıflandırma yapamam. Lakin “Ne yerseniz osunuz…” yaklaşımını bu alana da taşıyabiliriz. Yazdıklarımız bizi besleyen şeylerin ne kadar dışında olabilir ki. Ben, kendilerine ait hikâyelere sahip olan insanların yaşadığı, Anadolu’nun küçük bir şehrinde doğup büyüdüm. Kayıp İsimler Krallığı üçlemesinin özellikle ilk kitabında anlattığım şeylerin çoğu, büyükbabamın yaşadıkları ve annemin büyülü atmosferini özlemle andığı köyüne dair çocukluk hatıraları…

15. Bu metinlere gönderme yapmak, günümüz çocuğunun bu metinlerle, kendi dünyaların uygun bir dil üzerinden yeniden bağlantısını inşa etme kaygısı mı taşıyor?

Aslında yeniden bağlantı, çocuklardan ziyade bizim için geçerli bir tanımlama olabilir. Çocuk zaten o bağlarla geliyor dünyaya. Onun bağlarını tamamen maddeselleşmiş gerçeklik algımızla çeşitli şekillerde müdahale ederek koparan, biz yetişkinleriz. Kendi algılayamadığımız dünyaları yok sayışımız, çocuklarımız için bizim algımızla sınırlı, yetersiz bir dünya hazırlamamıza neden oluyor. Onlara bebekliklerinden itibaren masallar anlatan bizleriz. Bizlerin masalları, hikâyeleri var olmayan ve olamayacak bir alemde asılı kalınca, çocuklara; çarpık şehirlerin beton yığınlarından başka inanacak gerçeklik kalmıyor. Ne yazık ki onlara, zihin haritalarını şekillendirecek incelikte, zengin kültürel kodlar barındıran, doğayla uyumlu bir çevre ve yaşam ortamı sunamıyoruz. Yaşatarak tanıtamadığımız bir şeyi nasıl yeniden hatırlatabiliriz ki? Yabancılaşmamaları için bir çaba diyelim kendi öz kültürlerine…

16. Metinlerarasılık özellikle tercih ettiğiniz bir anlatım biçimi midir? Metinlerarasılık yazara ve okuyucuya ne kazandırır?

Okuduğum bir kitapta, Hazreti Davut zamanında yeryüzünde söylenmemiş hiçbir bir söz kalmadığı yazıyordu. Binlerce, milyonlarca yıldır söylenen her yeni söz, eski sözün yeni bir anlatımından ibaret aslında. Hayatın kendisi de öyle değil mi? Yeryüzünün ilk hikâyesinin ana karakteri Hazreti Adem’in hikâyesinde, kıyamete kadar yaşayacak her insan için bir ibret var. Yeryüzünde kıyamete kadar yaşayacak her insanın karşılaşabileceği problemlerin tümünü hayatında tecrübe ettiği için, Hazreti Muhammed Aleyhisselam insanlığa örneklik teşkil eden biricik model. Anlatılan her hikâye, bir başka hikâyenin, bugünün insanının idrakine göre yeniden yoğurulmuş, yorumlanmış hali. Bu yüzden en sevdiğimiz hikâye, kendimize en yakın bulduğumuz hikâye değil mi?