Erdem Yayınları

Faruk Gülşen’le Çocuk Edebiyatında Bir Metafor Olarak Kayıp

Annesini kaybeden bir çocuğun kaybını kabullenme sürecini anlatıyor Zuvata. Kaybettiği uyku arkadaşı Zuvata'yı bulmak isteyen büyük çocuk yolculuğa çıkar. Çıktığı yolculukta çirkin tırtılla tanışıp arkadaş olur; geveze çocuklar, oduncu çocuk, güçlü asker ve satıcı çocukla karşılaşır. Asıl karşılaşması ise büyük korkusu Kara Şapkalı Korsan'ladır. Büyük Çocuk bu yolculukta aradığını bulabilecek mi yoksa yola çıkmanın kendisi mi önemli? Erdem Yayınları'nın ilgi gören kitabı Zuvata'nın yazarı Faruk Gülşen aynı zamanda psikolojik danışmanlık ve rehber öğretmenlik yapıyor. Yazarımızla yazarlık sürecini ve yaşamın en büyük gerçeklerinden birini konuştuk. Kayıp nedir ve çocukların dünyasındaki yansımaları nelerdir?

Öncelikle kısaca kendinizden bahsetmek ister misiniz? Kitap yazma serüveninizden başlayabiliriz.

Elbette. 1984 İstanbul doğumluyum fakat Akdeniz’de büyüdüm. İlk, orta ve lise öğrenimim süresince Mersin’de yaşadım. Atatürk Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Bölümü’nden 2007 yılında mezun oldum ve aynı yıl rehber öğretmen olarak Milli Eğitim bünyesinde göreve başladım. Halen Samsun’da rehber öğretmen olarak görev yapıyorum. Kitap yazma serüvenim biraz kendiliğinden biraz da öğretmenliğin doğal ortamından kaynaklı başladı. Yazmak çok büyük bir emek ve cesaret işi aslında. Bu işe girişmek de kolay olmuyor. Bu anlamda yazmak, aşamalı bir şekilde kanıma girdi diyebilirim. İlk çalıştığım okulda bir rehberlik bülteni çıkarmıştım. Sonraki yıllar tiyatro ve sinemayla ilgilenmeye başladım, birkaç kısa film senaryosu ve film hikâyesi yazdım. Tabii çocuk kitaplarına olan ilgim ve yazma isteğim oğlum Ediz doğduktan sonra başladı. Eşim ve ben, oğlumuza dördüncü aydan itibaren resimli hikâye kitapları okuduk. Akşamları uyku öncesi masallar anlattık. Ben belli bir süre sonra okuduğum masalları ve hikâyeleri değiştirerek okumaya başladım. Zamansız masal isteklerine karşı masallar uydurduğum da oldu. Bir süre sonra anlattıklarımı not almam gerekti çünkü Ediz aynı masalı en az üç dört defa anlatmamı istiyordu. Giderek bu hikâyelerden daha farklı neler olabilir diye düşünmeye başladım. Devamında Zuvata’nın genel hikâyesi ortaya çıktı.

Çocuklarla ilişkinizde öğretmenliğin rolü büyük diyebilir miyiz? Bu anlamda kendi çocukluğunuz nasıldı?

Genelde çocuklarla aram iyidir. Öğretmen olmanın verdiği bir avantaj da var elbette. Onlarla şakalaşmayı, taklitler yapmayı çok severim. Kendi çocukluğumdan bahsedersem, ailedeki en büyük çocuk bendim. Sorumluluklarım fazlaydı. Fakat çocukluğum 90’larda geçti, internet ve telefon olmadığı yıllar. Mahalle arkadaşlıkların ve sokak oyunlarının şimdiki tabirle “trend” olduğu zamanlar. Bu anlamda güzel bir çocukluk yaşadım diyebilirim.

 

Çocuklara ölüm kavramı erken yaşlarda ve gelişim dönemlerine uygun bir biçimde, anlayacakları kadar da olsa anlatılmalıdır.

 

Kitabımızın temasına giriş yapacak olursak, yokluk bilincinden önce varlık bilincini konuşalım isterim. Çocuklar anne-babanın varlığından ne alır, ne hisseder?

Bebek ilk aylarda anne babasını kendi bedeninin bir uzantısı olarak görür. Acıkınca karnını doyuran, altını kirletince temizliğini yapan ebeveynini fark etmeye başladığı andan itibaren hayatı farklı bir şekilde görmeye başlar. Anne-babanın sevgisi ve ilgisi çocuğu ayrı bir birey olarak destekleyen ve geliştiren en temel dayanaklardır. Bu koşulsuz ilgi ve sevgi çocuğun benlik gelişiminin olumlu yönde ilerlemesi için çok önemlidir. Çocuğun ebeveyne olan bağlılığı, onların ilgisi için yaptığı şirinlikler veya haylazlıklar kişilik oluşumu için büyük öneme sahiptir. Biraz akademik cevaplar oldu sanırım. Temelde çocuğun doğumdan itibaren dış dünyayla ilgili ilk ve en önemli etkileşimi anne ve baba üzerinden olur. Hayatı onların sevgi ve ilgisiyle şekillendirir, tanır ve daha çok şey keşfedecek özgüveni kendi içinde bulur. Anne şefkati ve merhameti, baba güveni ve cesareti çocuğun kişilik temellerinin sağlamlığı için gereklidir. Anne-babanın varlığı bu bağlamda çok önemlidir.

Peki bir çocuk ebeveynini ya da ebeveynlerini yitirdiğinde ne olur? Ölüm günlük hayatlarında neyi değiştirir?

Ölüm biz yetişkinler için bile büyük bir yıkımdır. Özellikle yakın kaybı, kişiyi daha derinden etkiler. Çocukların yakın kayıplarına gösterdikleri tepkiler yaş gruplarına göre değişiklik gösterir. Gelişim dönemlerine göre farklılaşan bu tepkiler çocuğun yetişkinler tarafından anlaşılmasını da zorlaştırır. 3-4 yaşlarında çocuk için ölüm gibi soyut bir kavram anlaşılmaz. Ölen ebeveyninin sabah kahvaltısına neden gelmediğini sorgulamak veya ebeveyninin “uyuduğunu” düşündüğü mezarda geceleri üşüdüğünü düşünmek gibi farklı tepkiler verebilir. Bu nedenden dolayı çocuklara ölüm kavramı erken yaşlarda ve gelişim dönemlerine uygun bir biçimde, anlayacakları kadar da olsa anlatılmalıdır. Çocuk ağaçtaki yaprağın kuruduğunu, ayağıyla ezdiği böceğin artık hareketsiz kaldığını ya da denizde yüzen balığın yakalandıktan bir süre sonra yenebildiğini gözlemler. Ölüm doğal yaşamda hep karşısına çıkar ama soyut bir tanımlamayla değil.

Çocuklarla ölümü nasıl konuşmalıyız? Nasıl konuşmamalıyız? Cenazeye katılmaları doğru mu?

Çocuğa ölümü somutlaştırarak anlatmalısınız. Dalından koparılan çiçeğin kuruyup ölmesi veya doğada karşısına çıkan ölmüş böcek kalıntıların hareket etmediği nefes almadığı gibi.  Çocuklarla ölüm gibi soyut bir kavramı konuşmak zordur. Biz yetişkinler arasında da ölüm konusunda konuşmak çok da istenilen bir durum değildir. Somut örneklerden yola çıkmak, mesela tabiattaki doğal süreci gözlemleterek anlatmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Dini söylemlerle çocuğa ölümü anlatmak kafasını daha da karıştırır. Din kavramı soyuttur ve soyut örneklerden yola çıkmak çocukta zihinsel gelişimini desteklemekten ziyade, ağır yükler yaratacaktır. Ebeveyn kaybı yaşayan çocuklar belirli bir süre sonra bu kaybın kesin ve netliğini daha iyi anlayacaklardır. Bu nedenle kaybın yaşandığı ilk zamanlar “çocuk üzülür” gibi bir mantıkla merhumun uzun bir tatile çıktığı veya yakında geleceğini ima eden sözler zamanla kaybın geri dönülmez bir durum olduğunu anlayan çocuk için güvensizlik veya kendini suçlama şeklinde tepkilerin oluşmasına neden olabilir. Durum netleştiğinde çocuğa konuyla ilgili bilgi verilmeli, eğer yaşı biraz büyükse cenazeye katılmayı isteyip istemediği sorulmalıdır. Katılmak istemeyebilir. Bu kararına saygı duyulmalı çocuk zorlanmamalıdır. Bebeklik çağındaki çocuklar için durum biraz farklı. Burada hayatta kalan ebeveyn kararı önemlidir. Genelde cenazeye katılmak psikolojik anlamda çocuklar için yapıcı bir davranıştır. İleriki yaşlarda bu konu ile ilgili kendini suçlayıcı bir davranış göstermemesi için çocuğa cenaze töreninde yer almasında bir sakınca yoktur. Bu hususta en büyük yanlış, ölen kişinin defni esnasında son kez çocuklarına gösterilmesi ritüelidir. Bu toplumsal gelenek çocukların psikolojik sağlıklarında derin yaralar oluşturabilir. Özellikle şiddetli kazalar ve darbeler sonucu yaşanan ölümlerde bu durum çocuğun ruh sağlığında daha kötü bir seyir oluşturabilir.

Hayatta kalan ebeveyn ya da aile üyeleri çocuğa nasıl destek olmalıdır?

Bir ebeveynini kaybeden çocuk hayatta kalan diğer ebeveyni kadar çöküş yaşamaz. Hatta ölüm haberini aldıktan sonra bir süre sonra arkadaşlarıyla oyun oynaya devam eder. Çünkü onun için ölüm kavramı artık nefes alamamak veya bir daha görememekten ibarettir. Bundan dolayı çocuklar hayatta olan ebeveynlerinin verdikleri tepkileri garipseyebilir. Hayattaki ebeveynin yaşadığı depresyonu ve çökmüş ruh hâlini anlamlandırması olanaksızdır. Bu nedenle çocuk, ebeveynin stres ve depresif ataklarının kendinden kaynaklandığını düşünebilir. İşte bu noktada toplumsal dayanışma ve aile büyüklerinin verdiği destekle bu süreç sağlıklı bir şekilde atlatılabilir.

Söz konusu kayıp, çocuğun genel yaşantısında ve karakter inşasında neyi değiştirir?

Bağlanma teorisi özelinde, çocuğun derin etkileşim kurduğu birey öldüğünde kişilik gelişiminde büyük eksiklikler yaşanır. Çünkü kişilik, bakıcı ile kurduğu bağ sayesinde temellenir. Özgür bir birey olduğunda bile bu bağ kopmuş gibi görünür ama kişilikte yerleşmiş sağlam temelleri aslında çocuğun bağlı olduğu ebeveyn oluşturmuştur. Ebeveynini veya ebeveynlerini kaybeden çocuklar hayata hep eksiklik hissiyle bakarlar. Etraflarında gördükleri modeller bu eksikliğin sürekliliği konusunda ısrarcı olabilir. Çocuğun bu durumla kendi başına baş etmesi ya da sadece aile büyüklerinin ebeveynin yokluğunu hissettirmeme çabalarıyla telafi edilecek bir durum değildir. Ebeveyn kaybı yaşayan çocuk ve hayatta olan ebeveyn mutlaka profesyonel bir destek alması gerekir.

Bu süreçte yetişkinler bile ağır depresyonlara girebiliyor. Çocuklar depresyonu nasıl yaşar?

Çocuklar için duygusal çöküntüler elbette olur. Depresyon dediğimiz bu kaygılı duygusal çöküntüler yetişkinlerinkinden farklıdır. Çocukluk depresyonu yetişkin kadar uzun süreli bir seyir izlemez. Tepkileri daha net ve dolambaçsızdır. Seçici konuşma bozuklukları, alt ıslatma, tırnak yeme gibi farklı şekillerde çocuksu tepkiler verebilir. Bu durum cinsiyete göre çok da farklılaşmaz. Çocuk tepkisel bir duygu boşalması yaşamak için uygun ortam bulamayabilir. Bu da çocukta depresif halin seyrini uzatabilir. Bilinmesi gereken en temel nokta çocukların da ruhsal sorunlar yaşayabilecekleri, çocukların da bazı şeyleri zamanla tek başlarına çözemeyecekleri ve büyüyünce yaşadıkları bu travmaları unutmayacaklarıdır. Bunu bilir ve bu öngörüyle yaklaşırsak doğru müdahalelerle psikolog desteği de alarak çocukluk depresyonunun etkilerini azaltabilir ve kalıcı problemlerin oluşmasını önleyebiliriz.

Ne olursa olsun, çocuklar çocukluklarını yaşamalıdır.

Evrensel bir acıdan söz ediyoruz. Bugün dünyanın çeşitli yerlerinde çocuklar çeşitli kayıplarla karşılaşıyorlar. Acıya direniş biçimleri genel olarak nasıldır? Bunun iyi bir örneği var mıdır?

Çok uzağımızda olmayan, dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan savaş ve vahşetlerden en çok çocuklar etkileniyor. Savaşlarda yetim ve öksüz kalan çocuklar, savaşın ortasına doğan bebekler… Tüm bunlar çocuklar için zor bir hayatın yaşanmasına neden oluyor. Ama şu bir gerçek, ne olursa olsun onlar çocuk. Çocukluklarını yaşamak için uygun şartları olmasa da oyuncaklarla oynamayı, arkadaşlarıyla koşup oynamayı istiyorlar. Savaş ortamında yaşamak ya da göç etmek zorunda kalmak çocuğun çocuk olduğu gerçeğini değiştirmez. Şartların zorluğu onların çocuk olduğu gerçeğini değiştirmez. Göç etmek zorunda kalan ailelerin çocukları bu durumu ailelerinden farklı düşünebilir. Örneğin bu durumu hayal dünyasında büyük bir maceraya atılmak, yeni ülkeler keşfetmek olarak değerlendirebilir. Ama bu durumlara karşı çocukların gösterdiği tepkiler onların büyüdüğü anlamına gelmez. Çünkü çocuğun dünyasında göç etmeye zorlanmak gibi bir durum yoktur. “Hayat Güzeldir” filmi buna örnek olabilir aslında. Orada da çocuk yine çocuktur. Bunu bilen babası, durumu çocuğun kabulleneceği bir şekilde yaşatmaya çalışır. Bu nedenle yaşıtlarından erken veya geç çocuklar büyümez, büyümemeli, büyümeye zorlanmamalı. Yetişkinler tarafından böyle bir beklenti oluşturulmamalı ki çocuklar çocukluklarını yaşasın.

Çocuklar yetişkin birinin kaybı karşısında en çok neden korkar? Kara Şapkalı Korsan da hikâyede korkuları temsil ediyor diyebilir miyiz?

Çocuklar kayıpla karşılaştıklarında hayatı ve hayatın bitebileceğini sorgulamaya başlayabilir. Ama hayat ve ölüm gibi soyut kavramlar çocukların kafasında oluşmadığı veya net bir anlam ifade etmediği için bu sorgulamayla başa çıkamazlar. Bir pedagog desteği veya psikolojik danışmanlık almayan çocuk, yakın kaybı nedeniyle sorduğu sorulara kendince cevaplar bulmaya çalışır. Bu cevaplar da yine çocuğun günlük hayatında yer eden, ölüm ve hayat ile ilintileyebileceği karakterler ve objeler olacaktır. Ölüm kötüdür, masallarda kurt kötüdür; kurt, köpek ve ölüm, bu kavramlar çocuğun bilinçaltında değişik şekillerde ilintilendirilebilir. Zuvata’da ise durum bundan farklı gelişmiyor aslında. Bilinçaltı boşluklara izin vermez. Biz fark etmesek de bilinçaltımız bu boşlukları bir şekilde doldurur. Kahramanımız Büyük Çocuk da zihnindeki ölüm kavramını kendince Kara Şapkalı Korsan karakteriyle ilişkilendirmiş. Kitapta yaşanan macera, arkadaşını arama sürecinin uyku esnasında gerçekleşmesi, bilinçaltına açılan en önemli kapı olan uykuya da bir gönderme taşıyor. Bu bağlamda insanların farklı korkuları olabilir. Ölüm korkusu da bunlardan biridir elbette. Fobilerin temelinde de bu korku yatar ve kendini farklı şekillerde belli eder. Yetişkin kaybı ebeveyn kaybıyla birlikte yaşandığında kaybın şekli, ani olup olmadığı, öncesinde varsa hastane sürecinin yaşanması gibi durumlar çocuğun zihninde farklı korkulara neden olabilir. Hastanelere gitme korkusu gibi ya da yaşlanan herkesin öleceği endişesi gibi…

Büyük Çocuk kitapta birçok engeli aşıyor. Peki gerçekten engelleri aşarak mı büyürüz? Yaşıtlarından daha erken büyümenin faydaları, zararları nelerdir?

Büyümek kavramını toplumdaki geleneksel karşılıklarıyla ele aldığımızda, büyümek olgunlaşmakla birlikte kullanılır. Bazen çocuklara yaptıkları bir davranış veya söyledikleri söz nedeniyle “büyümüş de küçülmüş“ deriz. Bu da toplumsal olarak, büyümeyi ve olgunlaşmayı aynı kavramlar gibi değerlendirdiğimizi gösteren güzel örneklerdendir. Bu yanlış bir yaklaşım. Çocuklar da bir an önce büyümek isterler. Çocukların büyümeye karşı özlemleri olgunlaşmak değildir. Onların büyümekten anladıkları özgürce hareket etmek ve bir an önce büyük ebeveynleri gibi olmak istemeleridir. Yetişkinler, ebeveyn kaybı yaşayan çocuklara yaklaşırken “evin erkeği artık sensin, artık bu evde annene veya babana sen göz kulak olacaksın, sen evi çekip çevireceksin” gibi söylemler geliştirirler. Bu da bir an önce büyümek isteyen çocuklara mükâfat değil sırtına büyük bir yük getirmektedir. Bu ağır yük nedeniyle çocuk büyük bir stres ve kaygı yaşayabilir. Anne veya babasını kaybeden çocuk erken büyür veya daha olgun davranmalıdır diye bir zorunluluk yoktur. Taşıyabileceğinden fazla yükü çocuğa yüklemekten başka bir şey değildir bu. Doğru yaklaşım çocuğun bundan sonraki yaşantısının eskisi gibi olmayacağı ve buna bağlı olarak bazı konuları hayatında tekrar planlaması gerektiği bilinci verilmelidir.

Hatıraları canlandıracak resimler, videolar, anma törenleri ve o törenlerde kaybedilen kişiyle ilgili güzel hikâyeler hayatta kalanlar tarafından kayıp sürecinin makul seviyede yaşanmasını sağlamaktadır. İnsan gerçekten unutulduğu zaman ölür.

Hatıralardan bu süreçte nasıl yararlanmak gerekir?

Yakın kaybı yaşayan çocuk veya birey için geride kalan en değerli şeyler hatıralardır. Çocuklar için bu soyut durumları somutlaştırmak için resimler ve video görüntülerinden yararlanılabilir. Özellikle yakın kayıplarında aile bireylerine tavsiye edilen faaliyetlerin en başında kaybedilen birey için bir hatıra köşesi oluşturmak gelir. Kaybedilen kişinin kişisel eşyaları, fotoğrafları varsa ödülleri, başarı belgeleriyle oluşturulmuş bir hatıra köşesi veya odası o ailede kaybedilen bireyin hayatta bir iz bıraktığını ve hiçbir zaman o kişinin unutulmayacağını ispatlar niteliktedir. Bu da hayatta kalan aile bireylerinin içinde yer eden kaygı ve eksiklik duygularının yatışmasını sağlar. O nedenle hatıraları canlandıracak resimler, videolar, anma törenleri ve o törenlerde kaybedilen kişiyle ilgili güzel hikâyeler hayatta kalanlar tarafından kayıp sürecinin makul seviyede yaşanmasını sağlamaktadır. İnsan gerçekten unutulduğu zaman ölür.

Zuvata’da hatıraların metaforlaştırıldığını görüyoruz. Turuncu kazaklı kuş da bunlardan biri, Büyük Çocuk’un ilk karşılaştığı karakter. Hikâyede neye hizmet ediyor?

Zuvata’da hatıralar çok önemli. Ne kadar önemli olduğu finalde anlaşılıyor elbette. Anıların önemini kavrayan kahramanımız resim defterinde annesiyle ilgili hatıraları kaybetmeyi göze alamaz ya da o hatıraları unutmayı. Kahramanın arayış sürecinde karşılaştığı çocuklar da bu hatıraların sembolleridir aslında. Her karşılaşma bilinçaltının derinliklerine biraz daha inmek gibidir. Finalde en temelde korkuyla yüzleşene kadar. Turuncu kazaklı kuş, öyküde maceraya çağrı dediğimiz kısmı temsil ediyor. Turuncu kazaklı kuşun kahramanımızdaki anlamı yaşadığı ilginç bir olayın kendisinde yarattığı etkiden kaynaklanıyor.

Yazarken bu metaforları kullanmayı amaçladınız mı? Yoksa kendiliğinden mi gelişti?

Kitapta verdiğim isimlerden tutun da geveze çocukların kaybettiği topun rengi bile birer metafor aslında. Yazarken düşüncem alt metni olan, yetişkinlerin de okuduklarında felsefi çıkarımlarda bulunabilecekleri, içinde öğretiler barındıran bir kitap olmasıydı. Bana göre yarının büyükleri olan çocukların zekâlarını hafife almak yaptığımız en büyük hatalardan biri. Çocukların zihinlerindeki önyargısızlık ve temizlik biz çocuk edebiyatı yazarları için fazladan sorumluluk demek. Bu zihinleri hafife almadan gelişimlerine göre doğru bir şekilde yetişmelerini sağlayacak metinler yazmam gerektiğini düşünüyorum. O yüzden çocuklar için yazdığım metinlerde çokanlamlılığa dikkat ediyorum. Zuvata’da ki metafor yoğunluğunun temel nedeni budur.

Kaçmak, görmezden gelmek ya da hiç yaşanmamış gibi davranmak içimizdeki boşlukları yanlış şekillerde doldurmaktan başka bir işe yaramaz.

Karakterimiz yolculuğu esnasında çeşitli karakterlerle tanışıyor. Annesini arayan tırtıl, buzdan güneş yapan çocuk, mavi toplarını arayan çocuklar… Hepsi de bir arayışta. Fakat yoklukla kurdukları ilişkide daha negatif tutumlar var. Bu yüzden Korsan en sonunda karakterimize “Sen farklısın,” diyor. Bizim karakterimizi farklı kılan nedir?

Evet, Büyük Çocuk diğer karşılaştığı çocuklardan farklı çünkü o yoluna devam ediyor, aramayı bırakmıyor. Kayıplarımız her zaman oldu, olacak da. Önemli olan kaybı kabullenmek. Bu da ancak içsel bir arayışla mümkündür. İçsel arayıştan kastettiğim, bizim kayıplarımıza yüklediğimiz anlamlar ve sonrasında bu kayıplarımızın yarattığı boşluklarla yüzleşmemiz. Kaçmak, görmezden gelmek ya da hiç yaşanmamış gibi davranmak içimizdeki boşlukları yanlış şekillerde doldurmaktan başka bir işe yaramaz. Çocuklarımız da bu durumdan mustarip. Nasıl ki tedavi olmak için önce hasta olduğunu kabul etmen lazım, işte bu da öyle bir durum. Sana en yakın olan kişinin kaybı elbette senden bir parçayı da alıp götürmesine neden oluyor. Ama “Sen farklısın,” sözünden kasıt işte bu kaybın peşinde götürdüğü boşlukla yüzleşebilme cesaretidir. Büyük Çocuk’u farklı kılan şey çıktığı yolculuk, amacına hiçbir zaman ulaşamadığı o yolculuk. Çünkü en önemli şey yolda olmaktır. Artık birlikte yaşanamayacak bir geleceğin verdiği acıdan sıyrılarak, aslında anıların ve yaşanmışlıkların önemli olduğunu kavratan bir uyanıştır bu.

Yazarlık serüveninize dönecek olursak, Zuvata sizin yazarlık kariyerinizde sizin için neyi temsil ediyor? Yazım sürecinden biraz bahsedebilir miyiz?

Zuvata bir arayış ve kendini buluş, ayrıca bir kabullenme hikâyesi. Bizimle birlikte kahramanımızın çıktığı yolculuk aslında onun bilinçaltındaki küçük hatıra kırıntılarından oluşuyor. Engeller ise her seferinde karakterimizin kararlılığını sorgulayan bir hâl alıyor. Özellikle satıcı çocuk, karakterimize zengin olmayı teklif ediyor. Tabii dağdaki buzlar bitene kadar. Ama kahramanımız yolundan dönmüyor. Ben de Zuvata’nın yazım sürecinde çeşitli engellerle ve zorluklarla karşılaştım. Karakterle birlikte engelleri aşmaya çalıştım, yoruldum, yolumdan sapmamak ve Zuvata’yı bitirmek için çabaladım. Bu süreçte yazar olarak benimde destekçilerim eşim, çocuğum ve arkadaşlarım oldu. Bir de Nükhet Duru destek oldu bana. Elbette şahsen değil ama “Büyüme Çocuk” şarkısı benim her durakladığım an yanımdaydı. Şarkıyı tesadüfen keşfettim fakat hikâyeye beni bağlayan bir yanı oldu içimde. Sözler Özcan Kandemir’in bir şiiri. Yazın sürecimde güzel bir keşif oldu benim için. Genelde kitapla ilgili ilk karşılaştığım soru kitabın isminin anlamı oluyor. “Zuvata” ismi kitaptaki karakterin uyku arkadaşının adı, pelüş bir zürafa.  Küçükken zürafa diyemediği için zuvata diyor oyuncağına. Bu yüzden uyku arkadaşının adı “Zuvata” oluyor. Kitaptaki bu durum benim oğlumun yaşadığı bir şey aslında oğlum zürafa şeklindeki peluş oyuncağına zuvata diyordu. Bende bunu kitapta kullanmak istedim. Aslında kitabın adını oğlum koydu diyebiliriz.