Erdem Yayınları

“Atlara binemiyorsam, ben de atlarla ilgili bir hikâye yazarım.”

İlk kez Erdem Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan ve özellikle kadın okuyucuların dikkatini çeken “Benden Öte” romanının ödüllü yazarı Uzma Aslam Khan geçtiğimiz hafta Türkiye’deydi.

İlk kez Erdem Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan ve özellikle kadın okuyucuların dikkatini çeken “Benden Öte” romanının ödüllü yazarı Uzma Aslam Khan geçtiğimiz hafta Türkiye’deydi.

Çeşitli vesilelerle sık sık Türkiye’ye gelen Aslam Khan’ın’ın edebiyat yolculuğunun temeli, Pakistan-Avrupa arasında geçen serüveniyle çocukluğunda atılıyor. Küçüklüğünde bir süre yaşadıkları Londra’da at binen İngiliz kızlarını imrenerek seyreden Aslam Khan, atları çok sevse de ailesinin maddi gücü olmadığından hiçbir zaman bu hayalini gerçekleştiremiyor. O da henüz altı yaşındayken “Atlara binemiyorsam, ben de atlarla ilgili bir hikâye yazarım,” diyerek kalemi eline alıyor.

Dünya çapında edebiyat ödüllerine layık görülen kitapların sahibi Khan’la kadınlar, kimlikler ve doğu-batı hikâyeleri üzerinden yoksunlukları fırsata çevirebilmenin gücünü konuştuk.

 

BİRÇOK BÖLÜNMENİN ÇOCUĞUYUM

-Pakistan’ın tarihine baktığımızda önce 48’deki büyük ayrılmayı görüyoruz. Müslüman çoğunluk ile Hindu çoğunluğun ayrılmasıyla başlayıp 70’lerde Pakistan’ın kendi içinde ikiye ayrılışına kadar giden zorlu bir serüven. Uzma Aslam Khan’ın da hayatı ayrılıklar ve bölünmelerle dolu. Pakistan sizin serüveninizde ne anlam ifade ediyor?

– Hayatımda pek çok defa göç ettim. Ailem Bölünme’nin muhacirlerindendi. Babamın ailesi Hindistan’dan gelmiş. Yani aslında birçok bölünmenin içine doğdum. Büyük Bölünme’nin ardından toprak vergileriyle ilgili çok çeşitli mevzuatlar getirildi. Hindistan’da toprağı olduğu hâlde, Pakistan’da toprak talep edemeyen birçok insan evsiz kaldı. Babam da onlardan biriydi. Babam için ailesini Pakistan’a yerleştirmek gerçek anlamda zorlu bir savaştı. Bu mücadele gücünün ruhuma işlediğine inanıyorum.

Babam aslında Punjablıydı. Ben Pakistan’da doğdum; fakat ailemiz bu topraklara geldiği için ne kadar gurur duysa da, nihayetinde Pakistan babam için yepyeni bir ülkeydi. Belki de bu yüzden göçebe ruhunu hiçbir zaman terk etmedi. Onun sayesinde dünyayı gezdim. Filipinler’de, Japonya’da ve İngiltere’de yaşadık. İngilizce, Urdu ve Punjabi dilleriyle büyüdüm. Babam Kuran hafızıydı; kız kardeşinin okula gönderilmediği aşırı tutucu bir ailede büyüdü. Ama o beni farklı yetiştirdi. Müslüman bir kız çocuğuydum ama eğitim için Pakistan’da manastıra gittim. Dünyadaki farklı yerleri, kültürleri görmemi sağladı.

Özgürdüm çünkü çok fazla yer görmüştüm. Yine de bu yolculuklardan sonra döndüğüm tek bir yer vardı. Şimdi geri dönüp baktığımda, ne kadar uzakta yaşasam da Pakistan’ı biricik evim olarak görüyorum. Zaten sık sık ziyaret ediyorum. Aidiyet duygumun en güçlü olduğu topraklar orası.

-Bu yolculuklar sırasında küçük bir kız çocuğuydunuz, kafanızda ne tür sorular işaretleri oluştu ya da ne tür cevaplar buldunuz?

-Dokuz yaşındaydım. Karachi’ye döndüğümüz yıl, askeri yönetimin geldiği yıldı. Ziya ül Hak’ı duymuşsunuzdur. Pakistan için karanlık dönemlerdi. Hatta bu döneme İkinci Bölünme denir. Afganistan’da savaş vardı ve Pakistan’ın tabiatı tümüyle değişmişti. Bugün gördüğünüz karmaşanın çoğu tam da o zamanlar başladı. Bağımsızlık Günü’nde Ziya ül Hak’ın sesinin hoparlörden bangır bangır duyulduğunu hatırlıyorum. Meşhur Meryem Ana Heykeli’nin olduğu manastırdan çıkıp şehir meydanındaki konuşmaların içinden geçerek eve giderdim. Tuhaf zamanlardı, inancın öldüğü, kadınlığın öldüğü, insanlığın öldüğü yıllar. Çocuk yaşınızla herhangi bir soru ya da cevap üretmiyorsunuz, sadece yaşıyorsunuz. Sonradan tüm hikâyeleri büyükannemden dinledim. Kültürleri aktaran birileri varsa onlar da kadınlar.

 

-Dünyayı gezip başka kültürler ve insanlar tanıyarak özgür hissettiğinizi söylediniz. Gerçek anlamda özgür olmak sizce mümkün mü? Kitaplarınızda özgürlük temasını nasıl irdelediniz, ne tür sonuçlara vardınız?

-Bizim dışımızda gelişen şartların içine doğuyoruz. Yazarken en çok önem verdiğim konuydu bu: Özgürlük ve hareket alanı. Hayatınız boyunca birileri nereye gitmeniz, nereye gitmemeniz gerektiğiyle ilgili sizin yerinize kararlar alıyor. Haritalarımızı kimler yönetiyor, sorusu ilk kez Sovyetler, Afganistan’ı işgal ettiğinde gündeme geldi. Sovyetler ve Amerika Birleşik Devletleri gibi büyük güçler. Örneğin Pakistan’ın haritası. Bunu çizen de Pakistanlılar değil, İngilizlerdi. Bir çizgi çekip burası Pakistan, burası da Hindistan dediler. Punjab’ın yarısı Pakistan’da, yarısı Hindistan’da kaldı. Sömürgeciliğin doğasında bu var; bedenlerimizi ve hareket kabiliyetimizi her daim kontrol eder.

KADININ OLDUĞU YERDE HEP MÜCADELE VAR

-Bu karmaşada kadının durduğu yerden bahseder misiniz?

-Bu anlattıklarım büyük resmin bir parçasıydı. Bir de kadınların küçük alanları yönetme biçimi var, yani evlerimizi. Annem, benim içine doğduğum özgürlükten daha fazlasına sahipti. Liseye bisikletle gidip gelirmiş, benim zamanımda ise bisiklete binmek güvenli değildi. Bugün Amerika’da yaşasam da, Müslüman bir kadın olarak hâlâ aynı kontrol mekanizmasını iş hayatında üzerimde hissediyorum. Giderek büyüyen bir anti-Müslüman hassasiyeti var. Ve kendimi aynı soruları sorarken buluyorum. Belki de o yüzden yazı yazıyorum. Herhangi bir sonuç ya da kurtuluş plânı üretmeden, sadece yazıyorum ve sorguluyorum.

-Kitaplarınızdaki kadın karakterlerinizin de ortak noktası dişli, güçlü ve sorgulayan kadınlar olmaları.

-Benden Öte’deki Meryem karakteri yarı-göçebe bir kadın. Gujjar kabilesinden geliyor. Güçlü bir kadın, hem ruhani hem de cismani anlamda. Ama bu gücünü dünyaya göstermiyor, kamusal alanda var olmaya çalışmıyor. Kadınların özel ile kamusal alandaki özgürlüklerinin boyutları arasındaki uçurum kitaplarımda fazlasıyla seziliyor. Sürekli bir yabancılaşma halindeler. Kimi bu yabancılaşmayı daha asi karşılıyor, kimi de daha içsel. Ama kadının olduğu her yerde, hep bir mücadele var.

-Romanlarınızdaki kadın karakterlerde dediğiniz gibi ortak bir mücadele hâkim. Erkek karakterler birbirinden oldukça farklı. Dünya görüşleri ve kadınlara yaklaşımı tamamen zıt. Kadın çalışmalarında aktivist biri olarak erkeklik rolleriyle ilgili bu uçurumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Gerçekten de erkeklerin kadınlara bakışı çok katmanlı ve çok çeşitli alanlarda incelenmesi gereken toplumsal bir mesele. Trespassing’de Shafqat’ın oğlu Danish, Riffat’ın kızı Dia’ya âşık oluyor. Yurtdışında yaşamış bir fotoğraf öğrencisi olarak Danish kafasındaki soru işaretleri ve kararsızlıkla boğuşuyor, Amerikalı kadın-Pakistanlı kadın arasında gidip gelen beklenti farklılıkları arasında erkekliğini inşa etmeye çalışıyor. Benden Öte’deki Nadir ise daha farklı, bambaşka bir dünyadan, bambaşka bir kültürden geliyor, o bir fotoğrafçı. Ama Nadir’in yerli kadınlarla kurduğu ilişki oldukça sınırlı. Onlarla iletişime geçmiyor, kendini bu konuda sınırlıyor. Hatta Pakistan’a yarı-Pakistanlı, yani “yabancı” bir kadınla gitmekten de çekiniyor. San Francisco’dayken onunla olmaktan rahatsız değil, kendini daha iyi ifade edebiliyor. Ama Pakistan’da bunu hissedemeyeceğini biliyor çünkü onun için görüntü çok önemli. Tipik bir erkek yaklaşımı. Aynı şekilde Gaffur da bambaşka bir sınıftan ve mezhepten olsa da, Nadir gibi göçebe bir adam. Her iki erkek karakter de dünyayı gezmişler ama Gaffur Meryem’leyken, Batı’da yaşamış Pakistanlı bir erkeğe kıyasla yerli kadınlarla daha güçlü bir iletişim içinde. Burada bir ikiyüzlülük var: “Batılılaşmış” Pakistanlı bir erkek, kendi halkının kadınlarını kabul etmezken, çok da “Batılı” olmayan yerli bir erkek kadınlarla daha rahat iletişim kurabiliyor. Romanlarımda Batı modernizasyonunu eleştirdiğim kadar, bu modernizasyon biçimini algılama şeklimizi de sonuna kadar sorguluyorum.

-Özellikle kadın okurlarınızdan ne tür geribildirimler aldınız? Onlarla bahsettiğimiz bu ortak bağı kurduğunuza inanıyor musunuz?

-Tek bir örnekle açıklayayım. Geometry of God’da bir sahne var. Büyükbaba, torununa zihnin iki katmanı olduğunu anlatıyor. Biri “aklı nazari”, diğeri “aklı ameli”. Aklı nazari sezgisel zekâ, aklı ameli ise pratik zekâ anlamına geliyor. Kadın bir okurum bu fikri çok sevmiş ve “Aklı Nazari” yazısını kaligrafiye geçirmiş. Şimdi o kaligrafi evimin duvarında asılı. Kadınlar birbirleriyle her fırsatta olabildiği kadar iletişime geçmeli.

-Şu an hangi proje üzerinde çalışıyorsunuz?

-Yeni bir kitap üzerinde çalışıyorum. Aslına bakarsanız yirmi beş yıllık bir proje. Tüm kitaplarımdan daha önce yazmaya başlamıştım. Hindistan ve biraz da İkinci Dünya Savaşı’yla ilgili. Hindistan’da kaynak eksikliği yaşadığımdan, çok uzun bir süredir araştırma yapıyorum. Oldukça heyecanlıyım. Umarım okurlarım tarafından beğenilir.

Bu röportaj 23 Haziran 2018 tarihinde Star Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.